Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

0
6

Özellikle bilime gönül verenlerin yakından tanıdığı; çalışmaları ve buluşları ile çığır açan bir bilim kadını Marie Curie. 

Buluşları ile tarihe adını yazdıran  Marie Curie hakkında pek az bilinen bir şey var; o da Polonya’dan Panthéon’a uzanan yaşam öyküsü… sadece bilim alanındaki çalışmaları ile değil, zorluklara karşı verdiği mücadeleler, azim ve insanlığa yararlı olma çabası ile dolu dolu, lakin hayranları dışında pek az kişinin bildiği, imkânsızlıklarla çevrelenmiş bir yaşam hikayesi…

Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

Marie Curie Kimdir?

Polonyalı bir kimyager olarak adını duyuran Marie Curie (Marie Salomea Sklodowska); 7 Kasım 1867 yılında, Polonya’nın Varşova şehrinde dünyaya geldi. Marie Sklodowska’nın babası  olan Wladislaw Sklodowska o dönem Varşova Lisesi’nde fizik ve matematik öğretmenliği yaparken, annesi Bronislawa Sklodowska bir kız yurdunda müdür olarak görev yapmaktaydı. Maddi açıdan oldukça sıkıntılı bir dönem geçiren Sklodowska ailesi hep birlikte Bronislawa Sklodowska’nın çalıştığı yurtta kalıyordu. Çocukluk yıllarını; o dönem Rus Çarının denetimi altında bulunan ve eğitim bakımından çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kaldığı Polonya’da geçiren Marie Curie; Varşova Üniversitesi’nde eğitim alma şansı bulunmadığından ablası Bronya ile birlikte “uçan üniversite” adı verilen gizli bir gece okulunda eğitimini sürdürmek zorunda kaldı. Yasal olmayan bir okul olan ve Ruslar tarafından tespit edilememesi adına her gece başka bir evde eğitim veren “uçan üniversite”de artık yeterli gelmediğinde ise aralarında bir anlaşmaya vararak yurt dışında eğitim şansını zorlamaya karar verdiler. Bu anlaşmaya göre önce Bronya eğitim için yurt dışına gidecek, bu arada Marie ona gerekli maddi kaynağı sağlama konusunda destek olacak, sonra ise Bronya aynı desteği kardeşi Marie’ye vererek onu okutacaktı.

Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

Ve Fransa…

Bronya eğitim hayatına başladıktan sonra Polonya’da kalan Marie çeşitli işlerde çalışarak ablasına destek oldu. Son olarak Varşova Sanayi Müzesi Fizik laboratuarında çalıştığı sırada adı Polonya’da kurulan bir devrimci gençlik örgütüyle birlikte anılınca Marie ülkesini terk etmeye mecbur kaldı. İlk olarak Avusturya Cracow Üniversitesi’ne başvurdu fakat kabul edilmediği için şansını Paris’teki Sorbonne  Üniversitesi’nde denemeye karar verdi. Bu okulda üstün başarılar elde ederek 1893 yılında Fizik bölümünü, 1894 yılında ise Matematik bölümünü tamamladı. O yıllarda Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu Laboratuar Başkanlığını yapan ve kendisi gibi bilime gönül vermiş olan kardeşi Jacques ile birlikte bilimsel çalışmalarını sürdüren Pierre Curie ile yolları kesişti. İkilinin ortak noktası olan bilim aşkı aralarında zaman içinde bir yakınlaşmaya zemin hazırladı ve bu yakınlık 1895 Temmuz’unda çifti evliliğe taşıdı. Bu tarihten itibaren zorlu şartlarla el ele vererek mücadele eden Curie çifti; birçok başarıya da birlikte imza attı.

İlginizi Çekebilir  Çılgınlıkları İle Sizi Şaşırtacak 10 Bilim Adamı

Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

Marie Curie’nin Çalışmaları

1897 yılında Curie çiftinin ilk kız çocukları olan İrene dünyaya geldi. Bilimsel çalışmalarını aralıksız sürdüren çift; radyoaktivite alanı hakkında birçok çalışma yaptı. Bu alana katkıları nedeni ile radyoaktivite birimi “curie” olarak adlandırıldı. 1897 kışında Profesör Henri Becquerel’in üzerinde çalıştığı ve bu nedenle “Becquerel Işınları” olarak adlandırılan “fosfor ışıllar” üzerinde çalışmaya karar verdi.  Fakat çalışmalarını yürütebilmesi için uygun bir çalışma ortamı bulması oldukça güçtü. Bilimsel çalışmalarına Paris’teki Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu’nun deposunda sürdüren Marie Curie; Uranyum bileşiklerinden yayılan ışınların uranyumun atom yapısından kaynaklanan bir özellik olduğunu fark eder ve bu alandaki araştırmalarını derinleştirmeye karar verir. Bu çalışmalar sırasında eşi Pierre Curie de ona eşlik etmektedir.

Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

Çalışmalarına başladıktan kısa bir süre sonra tıpkı uranyum bileşikleri gibi toryum bileşiklerinin de ışın yayma özelliği olduğunu keşfeder. Ve bu ışınları “radyoaktivite” olarak tanımlar. Curie çiftinin 1898 Temmuz’una kadar yaptıkları çalışmalar sonunda meyvesini verir ve çift; uranyumdan 400 kat daha fazla radyoaktif ışın yayan bir madde olan “polonyum”u bulur. Yine aynı yıl süren çalışmaları onları “radyum” adını verdikleri ikinci bir elemente ulaştırır.

Nobel Ödülü Alan İlk Kadın

Marie Curie’nin büyük emek harcadığı bu çalışmalar elbette ki karşılıksız kalmayacaktır. 1903 yılında “Radyoaktif Maddeler Üzerine Araştırmalar”  ismini verdiği teziyle doktorasını tamamlar ve birçok uluslararası ödüle layık görülür. Aynı yıl Curie çifti Henry Becquerel ile birlikte fizik alanında Nobel ödülünü paylaşır ve Marie Curie “Nobel ödülü alan ilk kadın” olarak tarihe bir kez daha adını yazdırır. 1904 yılında çiftin ikinci kızları olan Eva’nın doğumu ile Marie Curie’nin çalışmaları bir süre sekteye uğrar. Tüm dünyada kabul gören bu başarılı çalışmalara nedense Fransa son derece duyarsız kalmaktadır. 1904 yılında “Profesör” unvanı alan Pierre Curie, 1905 yılında Fransız Bilimler Akademisi’ne seçilir. Bu dönemde Marie Curie ise bir yandan bir Kız Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaparken bir yandan da kendi kurdukları laboratuarda bilimsel çalışmalarını sürdürmektedir.

İlginizi Çekebilir  Geronimo: Son Kızılderili İsyancı

Marie Curie hayatındaki dönüm noktalarından birini de hem hayat hem de hayallerine ortak olan eşi Pierre Curie’yi kaybettiği 19 Nisan 1906’da yaşar. Bu kayıp onun için oldukça ağır, yeri doldurulamayacak bir kayıptır ve bu olaydan sonra Marie Curie’nin kendini toparlaması hayli zaman alır.

Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

1908 yılında eşinin görevini devralması için yapılan teklife olumlu cevap vererek, Sorbonne’da ders vermeye başlar. Polonyum ve radyum elementlerini bulması nedeni ile 1911 yılında Kimya dalında Nobel ödülüne layık görülür.

  1. Dünya Savaşı Dönemi

1.Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte pek çok insan Almanlar tarafından atılan bombalara maruz kalmamak adına şehri boşaltmaya başlar. Marie Curie ise şehirde kalarak; X ışınlarını cephede yaralanan askerlerin tedavisinde kullanmayı amaçlayarak şehirde kalmayı tercih eder.  Büyük kızı İrene ile birlikte düzenledikler seyyar X ışını araçlarıyla cepheden cepheye koşarak yaralı askerlere yardımcı olmaya çalışırlar.

Savaştan sonra da çalışmalarını hızla sürdürerek önce Radyum Enstitüsünün kurulması, sonra da bu enstitüde insanlık yararına çalışmaların yapılması için yoğun çaba harcar. Fakat üzerinde çalıştığı “radyum” onun sağlığı üzerinde oldukça olumsuz etkiler bırakmaktadır. Maruz kaldığı yoğun radyasyon; önce ellerinde yanıklara yol açmış, ardından onu ölüme götürecek olan lösemi hastalığına yakalanmasına neden olmuştur. 1934 yılında, ardında birçok başarı öyküsü ve örnek alınacak anlamlı bir yaşam bırakarak hayata veda eden Marie Curie, Fransa’dan beklediği saygınlığı ancak 1995 yılında kazanabilmiştir. Hayatta olduğu dönemde yaşadığı ülkenin takdirini kazanamamış olan Marie Curie’nin ve eşinin mezarı 1995 yılında düzenlenen bir törenle Fransa’daki ulusal anıt mezar olan Panthéon’a  taşınmıştır.

Polonya’dan Panthéon’a uzanan bir yaşam öyküsü

Marie Curie’nin araştırmalarını not aldığı defterler maruz kaldıkları yoğun radyasyon nedeni ile günümüze kadar kurşun kaplı özel kutularda muhafaza edilmiştir. Bugün dahi bu defterler üzerinde inceleme yapacak olanlar koruyucu giysiler giyerek defterlerle temas edebilmektedir.

Editör Puanı
Bu yazıyı puanlamak için tıklayın!
[Toplam: 0 Ortalama: 0]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here